Kendi Başına Oynamak

playBu öğleden sonra çalışma odamdayım, 4 yaşına yaklaşmakta olan oğlumun kızgınlıkla üzerime kapadığı kapıyı geri açıp açmamayı düşünüyorum. Arka planda dinlediğim müziğin sesini iyice kısıyorum ki, kapının arkasından onun ne yapıp yapmayacağını az çok duyabileyim. Ona biraz zaman ve alan vermeliyim. 5 dakika içerisinde tekrar geri geleceğini ve yarım kalan konuşmamızı devam ettireceğini de bildiğimden, sakince kafamı temizlemeyi sürdürüyorum. Sessiz ve sakin kalmam çok önemli, bir o kadar da kararlı ve istikrarlı.

Herşey “Artık biraz kendi başına oynama vaktin geldi” cümlesini söylemekle veya komutunu vermekle başlıyor. Ben “Haydi, bir oyuncak seç ve ben şimdi içerde odamda kitap okuyorum/bilgisayarda çalışıyorum vs” dedikçe oğlum hayal kırıklığı içinde benden ayrı kendi başına oynamaktan kaçınıyor. Aynı kısır döngü içerisine, derine kadar giriyoruz, çıkmak için ikimiz de çabalıyoruz. Kimin en tepeye çıkacağı yarışında değiliz, en azından ben o noktaya tırmandırmak istemiyorum diyaloğumuzu ama Ali ister istemez kendi isteğinin olması için diretiyor. Kendi isteği şu: birisinin onunla oynaması. “Kendi kendine oyun kurmak, kendi başına oynamak” kavramları üzerine hem çok düşünüyorum şu aralar, hem de gerçekleşmesi için gün be gün bekliyorum. Ödül yöntemleri, motive edici teknikler, istikrarlı ve teşvik edici ses tonları; nereye kadar?… “Yakında öğrenir, bu günler de geride kalacak” tavsiyelerini anlamsız bulmuyorum ama benim durumumu çözmüyor. İlk zamanlar, destekleyici olup zaman ayırmak zor gelmiyordu ama şimdi kendime vakit ayırıp bitirmem gereken işleri yapmak istediğim bir dönem.

“Hata bende mi acaba? Hep yanındaydım, oyun kuraraken hep birlikteydik, onunla oyun oynamak eskiden yormazdı.” dediğim zamanlar şu aralar daha çok. Sonra düzeltiyorum kendimi: Ne Hatası? Hata olarak bakmak otomatik olarak beynimizde başarısızlık sonucunu getiriyor ve buna odaklanıyoruz. Benim asıl odaklanmam gereken benim başarısızlığım mı, Ali’nin sınır ve limitleri zorlaması mı yoksa bu deneyimin de bir süreç olduğunu ve her ikimizin de öğreneceği birşeyler olduğunu hatırlamak mı? Ali biraz kızıyor, biraz bozuk atıyor, biraz ağlıyor, çokça söyleniyor ve ben bu süre içinde kararlılığımı sürdürüyorum. İşe yaradığını düşündüğüm kısmı: bağırmadan, yanlış alanlara kızmadan, kişiselleşmeden kararımın arkasında durmak. O da şu: daha önce Ali’yle oynadım ama şimdi kendime ayırdığım zamandayım. İşe yaramadığını düşündüğüm kısmı: 2 haftadır her gün aynı yoldan geçiyor olmamız. Ne zaman, ne zaman mucize gerçekleşecek diye bekler oldum. Sonra hatırlıyorum ki, yetişkinlerde yeni bir davranışın veya tavrın oturması en az 21 gün sürüyorsa, çocuklarda aşağı yukarı aynı olabilir. İstatistiklere veya araştırmalara bakmadım, elbette bilimsel detaylı açıklamalar vardır, aslında bakmak için kendime bir not yazayım 🙂

Zamanınız benim çalışma odasında işimle uğraşmamla, Ali’nin odalar arası gezinmesi veya salona giderek birşeyler denemesiyle ve arada gelip bana kızgın kızgın bakışlarıyla 1 saat sürüyor. Sonunda evdeki bu havanın değişmesi için, bahçeye çıkmanın veya sokakta hava almanın hem benim hem de onun yararına olacağına karar veriyorum. Evden işlek caddeye Scooter’la giderken veya cafe’de verdiğimiz ufak molada bir sıkıntı yaşamamanın verdiği rahatlıkla 1-1,5 saat sonra eve dönmeye hazırız. Markete uğrayıp birkaç ufak eksiği almak için hala zamanımızın olması da moral verici. Markette Scooter’la dolaşmak biraz iddialı gibi gözükse de hallediyoruz; taa ki kasada ödeme sırası bize gelene kadar…

Ali ilerlememek için diretiyor, ben bir yandan para ödeme bir yandan ona laf yetiştirme derken elimdeki krema kartonu yere düşüp etraf batıyor. Etraftaki herkes anlayışlı, ben dahil 🙂 Ama Ali’yi ilerletmek ve mareketten çıkmak konusunda hala başarısızım. Ali’nin isteği daha ileride “birşeye bakmak”. O birşey ne, dinleyemiyorum. “Haydi Ali, ilerle artık bak arkadaki müşterilerin sırası geldi ve rahatsız oluyorlar” dediğim de, “Umurumda değil” cevabı sinirimden kıpkırmızı yapıyor suratımı. “Peki o zaman, ben gidiyorum, sen bilirsin” diyerek cesurca kapıya hamle yapıyorum ve Ali arkamdan geliyor. Ama aramızda sürtüşme çıkmamasına özellikle dikkat ediyorum, alttan alıyorum çünkü önümüzde yürümemiz gereken 20-25 dk’lık bir mesafe var. Biliyorum ki yolda Scooter’la hız yapmak isteyecek, ben arkada kalıp konutlar vereceğim ve eve ulaştığımızda akşam yemeğine kadar birkaç basamağımız daha var. Yola çıkıyoruz, soğuk hava inanılmaz iyi geliyor ikimize de, “Cool down” oluyoruz.

Kaldırımlarda Ali birkaç defa “Anne mutlu musun?” diye soruyor, bir başka deyişle “Herşey yolunda mı? Bana hala kızgın mısın?”.. Cevabım net ve abartısız: “Marketteki davranışını pek beğenmedim Ali, o şekilde konuşman pek hoş olmadı.” Ali sözleri için özür diliyor, özürünü kabul ediyorum, yürümeye devam ediyoruz. Eve vardığımızda, herşey yolunda, Ali legoları ile oynamak istediğini söylüyor. Odasına gidip kutudan Lego’ları bulduğunda karışmıyorum ve açıkçası sadece uzaktan bakıyorum. Onu odasında kendi haline bırakıp, “Aa ne yapıyorsun, kendi başına mı oynuyorsun? Aferin!” bile demeden, ortaya çıkıp dikkatini üzerime çekmemek için, çalışma odama dönüp yazımın geri kalanını bitiriyorum.

15 dk sonra, şimdi Ali karşımda, İPad’deki sevdiği puzzle’lardan birini kendi başına, arada “Anne, olmuyor, yapamıyorum.” gibi kısa cümleler kurarak, yapıyor. Ali belki bugün yaşadıklarının bir kısmını unuttu, bir kısmını hatırlıyor ama kesinlikle “kendi başına oynama” becerisini gerçekleştirdi. Ben de akşam gerçekten kendi başıma kaldığımda, tüm günün analizini tekrar düşünüp hem kendi tepki ve davranışlarıma hem de Ali’ninkilere tekrar bakacağım. Ne de olsa yarın haftasonu ve aynı deneyimi yaşama olasılığımız çok yüksek…

Öfke/Kızgınık, Oyun kategorisine gönderildi | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yaz Pencereden Baktırır, Ter Toksin Attırır

fotografBakalım Türkiye’ye geldik geleli, günler nasıl geçmiş.. İşte Haziran ortalarından kenara köşeye yazdığım birkaç anı:

“Şudur budur, şöyle böyle demeden önce kaç kişi sıcak havalara rağmen çocuklarıyla aktiviye yapmaya hala hevesli bir görelim. Evet kaldırın ellerinizi, sayıyoruuummm… Ohooo vallahi çok saydım!! Harika!!

Geldik geleli, Ali’nin özlemle beklediği Goda’sı (Moda Parkı), deniz kenarı ve bahçeleri dışında alnımızdan ter damlarken ve yazlığa gitmeden ne tür aktiviteler yapabileceğimizi düşünüyorum. Ali “Yawrum bak haydi önüne leğen koydum, içine tabak çanak, yıka bakalım” olan bahçe/balkon su oyunlarını bırakalı neredeyse 1 sene oluyor. Zihinsel oyun ve oyuncaklara da fazlasıyla okulda doyduğu için ne sayılar ne de harf ve phonics (fonetik sesler) cazip değil. Ölüp bittiği tren karakteri Thomas &
Arkadaşları’nı burada yabancılık çekmesin diye çantalarda taşıdık, ama gel gör ki yüzlerine bile baktığı yok. Böylece bize kalan açık alan aktiviteleri  tırmanmak, atlamak, elindeki birşeyi fırlatmak, tutunmak, kendini yukarı çekmek veya aşağı doğru sallamak, ve Scooter ya da bisiklet ile hız yapmak olduğu için parklardaki salıncak ve kaydıraklar da eskisi kadar cazip değil. İstanbul’un Ali için en çekici yanları ise tartışmasız sesler, renkler ve tabi ki kalabalık aile ortamı olunca problemi çözmek çok da zor olmadı aslında.

Yaklaşık 2 sene önce yenilenen Göztepe Parkı gerçekten ağırlıklı olarak çocukları düşünülerek tasarlanmış. İçindeki kocaman korsan gemisi, bir zamanlar annemin kendi anaokulu olan “Sihirli Çan’ın” bahçesindeki çocuklar için getirtilen o hakiki gemiyi hatırlattı bana. “Ne projeymiş amaaa yaaa” diyoruz hala eş dostla. Annem Ferda Çobanoğlu’nun bunu ilk düşünen kişi olması da ayrı bir gurur gerçekten.. Yine Göztepe Parkı içindeki akvaryumlar görmeye değer; ister balıkların nasıl yüzdüklerini anlatın ister karşısına geçip çocuğunuza yemek yedirin. Bunun yanında geleneksel salıncak ve kaydırakların dışında, zıplama trambolinleri harika ama daha da müthiş olan teleferik sistemiyle zıırrrttt diye aşağı kaymak. 2,5 yaş altı için uygun değil ama 3 yaşındaki bir çocuk yanında bir yetişkin ile rahatlıkla aşağıya doğru sıkıca tutunup kayabilir. Dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, sona doğru aşağıda üzerine binilen oturağın biraz hızlıca tepedeki “durma koluna” çarpması. Oturan kişiyi hoop diye geriye doğru öyle bir sallıyor ki, ilk bir-iki sefer için biraz heyecan ve korku yaratabilir.

Çocuğunuz henüz okula gitmiyorsa veya okula ara verip erken yaz programına başladıysa, size vereceğim yegane tavsiye tüm günü eve tıkılı kalıp geçirmemeniz. İster bahçede, ister parklarda olun ama mutlaka sabahtan temiz havaya çıkmaya bakın. Öğlene kadar iyice yorulup, sıkı bir öğlen yemeği yiyen çocuğunuz ister istemez dinlenmek ve/veya uyumak için yer arayacaktır.Parkları tavaf ettiyseniz ve daha değişik bir aktivite istiyorsanız, kesinlikle ve kesinlikle Kadıköy Çarşısı’na, oradaki Balık Pazarı‘na gitmenizi tavsiye ederim. Duyu gelişimi açısından harika bir deneyim kazanacağınızı garanti ediyorum. Görsel, işitsel, dokunsal, tatsal, duyusal, ne arasanız var!! Moda İlkokulu’nun ordan tramvaya binerseniz de nostalji yaşarsanız. Önemli olan eski zamanların ne kadar daha iyi olduğu düşüncesiyle negatif olmak değil, şimdinin ve bu anın keyfini çocuğunuzla paylaşmak. Tarihi Baylan Pastanesi‘ni detaylarıyla yazmıyorum, bilen bilir ancak vaktiniz varsa Baylan Kup’u yemeden geçmeyin.

Bence çarşının en can alıcı yeri balıkçılar. Üzerine saatlerce konuşabileceğiniz, çocuğunuzla beraber masallar yaratıp sonra evdekilere anlatabileceğiniz harika bir fırsat. Bazı balıkçılar daha arkadaş canlısı, birşey almadan vakit geçirmenize pek takmıyorlar; hatta çocuklara laf atma konularında üstlerine yok :)) Bazılar ise, birşey almayacaksanız daha az hoşsohbetler hatta sessiz kalmayı tercih ediyorlar. Ama ne olursa olsun, çocuğunuza hem alışveriş yapma tecrübesi hem de akşam leziz bir balık yemesi için, bence ufak da olsa bir torba birşey alabilirsiniz. Çocuğunuzun genel tepkisine göre, balıkların nasıl temizlendiğini görebilir veya o bölümü geçebilirsiniz. Unutmayın, herhangi bir olaya öncelikle sizin nasıl tepki verdiğiniz çocuğunuzun o olaya nasıl tepki vereceğinin ilk yapı taşlarıdır.”

Sosyal Gelişim, Yaz Programı kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Eve Dönüş

Yazının başlığını yazar yazmaz şaşkınlıkla gülümsedim. “Ev”in neresi olduğuna dair bilinçaltım burayı, İstanbul’u gösteriyor demek ki dedim. Ama dışarıda herhangi biri “Nerede oturuyorsunuz?” diye sorsa, muhtemelen cevabım “Beckenham, İngiltere” olurdu. Oturmak ve yaşamak, var olmak ve hayata devam etmek ile ait olmak çok başka.. En azından benim için. Geçen gün akşamyemeğinden Moda’dan dönerken arabada Ali “Aaa İstanbul’a geldik!!” dedi. Zaten İstanbul’da olduğumuzu ve orasının anneanne ve dedenin evi olduğunu, Ali’nin tam anlamıyla özümsemesi biraz zaman aldı. Sonunda İstanbul Şifa Evi ve İstanbul Tuzla Evi diye aklına yatmış olacak ki, “Burası İstanbul Şifa Evi” diye onayladı. Buraya kadar Türkçe konuşuyorken Ali bir anda İngilizce’ye dönerek “Ama benim evim çok uzakta, Beckenham’da” dediğinde onun adına “bir yere ait olma bilinci”ne sahip olduğu için hem çok sevindim, hem de, ne yalan söyleyeyim, içim bir garip oldu.

Yurtdışında yaşamayı seçen, yaşamak zorunda kalan veya yurtdışında bir yakını olup da memleketinde onun/onların hasretini çeken birçok aile ne demek istediğimi çok iyi bilir. Gurbet, özlem, hasret, eksiklik, gönül acısı, gurur kaynağı, eh ne yapalımlar, boğazımdan geçmezler, ben onun sesinden anlarımlar, ayrılık, bekleyiş, kavuşma, bir daha ne zaman geleceksinler ve yine ayrılık… Kalan ve giden arasında hem ortak bir his hem de farklılıklar olsa da, her zaman kaçınılmaz bir bekleyiş var. Bu ortak payda veya farklılık sadece yetişkinler arası değil, çocuk ve yetişkinler arasında da değişkenlik gösteriyor, tıpkı Ali’nin örneğindeki gibi.

Ama biz şimdi bu gurbet ve ayrılık konularını şimdilik bir yana bırakalım ve benim gözümden, “Eve Dönüş”ü kutlamak için kolları sıvayalım. Akademi Baby LONDON İstabul’da neler yapacak, neler araştıracak ve tabi ki neler deneyimleyecek? Öncelikle, birçok meslektaşım ile kaldığımız yerden sohbetlere canlı canlı devam edeceğim. Son zamanlarda maalesef Türkiye’de olan üzücü olayların hem psikolojik hem de sosyolojik olarak  aile-çocuk ilişki üzerine yansımalarına derinden bakabilme ve destek verebilme imkanım olacak. Ardından birkaç zaman içinde duyurusunu yapacağım keyifli Anne-Baba Seminerleri ve çocuklar için, Duyu Gelişimi Geliştirici Oyungrupları gerçekleşecek. Bunun yanında “Tavsiye Ettiklerim” için yeni kitaplar ve oyuncaklar araştırmaya hemen başladım, ve inanılmaz heyecanlıyım. Umarım benim bu heyecanlarım şimdiden sizlere de yansımıştır. Öyleyse keyifle bir “Yaza Merhaba”!!

Aidiyet kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Bize Yardım Et Aziz Petronius


“Annee sana fıstığımı göstereyim mi?”

… (Cristina kendi kendine) “Sabah sabah nerden çıktı yine bu gösterme konusu?”

“Samuel’cim şimdi göstermene gerek yok, ben biliyorum zaten. Haydi bakalım, ayakkabılarını giy, okula gideceğiz.”

“Hayır! Göstermek istiyorum! Göstereceğim!”

… Sessizce, tepkisiz yüzüne bakmış; ne kaşını çatarak ne de kaldırarak, bakmış öylesine. Gülse bir türlü, gülmese bir türlü. Birkaç zaman önce de demiş, yapmış; o zaman “Peki neden göstermek istiyorsun?” demiş Cristina, “İşte istiyorum” deyip göstermiş Samuel.

Saat 8:50, karşı evdeki İspanyol komşu alı al, moru mor karşımızda. Beraber okula götürmek üzereyiz çocukları.

“Ay Dios Mio! Aman Allah’ım! Gördük yine fıstığı.. Oh! Herkes rahat, herkes memnun! Ayudenas St.Petronius! Bize yardım et Aziz Petronius” diyor arkadaşım. Anlatıyor 4 yaşındaki oğlunun bu sabahki macerasını ve “Ama ben kendi cephemde son sözü söylemek üzere hemen hazırlandım tabi” diye de devam ediyor:

“Samuel’cim peki, pipiyi gösterdin ama bunu sürekli yapmana gerek yok, çünkü anne zaten biliyor senin vücudunu. Bir  de öyle her zaman elbiselerimizi açıp vücudumuzu başkalarına göstermemeliyiz.”

Yolda beni bir düşüncedir alıp gidiyor. Karnı burnunda doğurdu doğuracak Cristina şu günlerde; hemen bebek meselesini merak ediyorum. “Samuel ona dair neler sordu?” diyorum. Bebeği biliyormuş ama nasıl doğacağına dair sorular henüz aklına gelmemiş. Ya gelirse?

Çocukların bitmez tükenmez merakı, aslında onların bilgiyi öğrenmeye ne kadar istekli olduğunu gösterir. Bu yüzden de “Neden?” onların en favori sorularından biridir. Küçük çocukların sordukları sorular kadar, cevapları anlama süreleri de bir o kadar kısa olabilir. Uzun ve bilimsel cevaplar yerine basit ve anlaşılır ama gerçekçi cevaplarımız onların sorularına birebir çözümler olacaktır. Ama mutlaka ve mutlaka sorularını cevaplayalım ve onları görmezden gelmeyelim. Çocukların soyut düşünme becerileri 9 yaşından sonra ilerleme gösterir ve 12 yaşından sonra oturmaya başlar.  Sıkça rastlanabilecek birkaç “ooppsss” soruya verebilecek yerinde cevaplar:

NEDEN ELBİSELERİMİ ÇIKARTAMAM?

Burası elbiselerini çıkartabileceğin bir yer değil. Mesela, yüzmeye gittiğimizde spor salonunda veya yazın deniz kenarında, elbiselerimizi çıkartıp sonra mayolarımızı giyeriz. Ya da, kendi evimizde başbaşayken, bazen banyo öncesi sana iççamaşırınla kalman için izin veriyoruz. Ama dışarıda sokaktayken, elbiselerini giyiyor olman daha doğru olur.”

NEDEN KIZLARIN PİPİSİ YOKTUR?

“Çünkü sadece erkeklerin pipisi olur ve erkeklerin vücudu kızlardan farklıdır.

Bazı aileler çocukları küçükken vücuttaki cinsel organları değişik isimlerle adlandırabilir ve sonradan çocuklar büyüdükçe gerçek isimlerini öğretebilirler. Bu ailenin kendi karar vereceği bir olgudur. Buna karşın, birçok uzman çocukların kendilerinden utanmamaları için cinsel organların gerçek isimlerini öğrenmelerini öneriyor.

BEBEKLER NEREDEN GELİR?

“Bebekler annelerin karnında büyür ve doğumgünleri olduğu zaman annenin karnından gelir/ doğar.”

NEDEN BU ADAM ÇOK BÜYÜK / ŞİŞMAN?

“Herkesin farklı bir vücudu vardır: kimisi biraz daha uzun veya kısa olabilir, kimisi de biraz daha büyük veya küçüktür. Bak mesela ikimizin saçları bile farklı, öyle değil mi?”

Eğer çocuğunuz şişko veya şişman kelimesini kullandıysa, lütfen ona bu kelimenin başkalarını üzebileceğini ve bu yüzden kullanmaması gerektiğini hatırlatın. Belki okuldan veya arkadaşlarından duydu; düzeltmek ve açıklamak oldukça kolay, o yüzden özen göstermekte fayda var.

NEDEN ARKADAŞIMIN BABASI YOKMUŞ, ÖLMÜŞ NE DEMEK?

“Arkadaşın mı anlattı sana bunu? Eğer öyleyse, seninle paylaşmak istemiş. Babası yokmuş veya ölmüş demek artık onlarla birlikte olmaması demek. Arkadaşın babasını göremez ama annesi ona babasını anlatabilir ve onu hala çok severler.”

Uzman Klinik Psikolog Göksu Telmaç’ın ölüm konusuyla ilgili güzel bir açıklaması var:

Ölüm ile karşılaşmak hepimiz için yıkıcıdır. Çocuklar ise bu dönüşü olmayan gidişin ciddiyetini kavrayamazlar. Geri döneceğine inanırlar. Onların izledikleri çizgi filmde bile gökdelenden düşen karakter kalkıp yeniden yürür. Tamamen yok oluşla tanışmamışlardır. Bir aile yakınının vefatı durumunda en tehlikeli cümleler “O bulutların üzerinde, seni görüyor, seni izliyor” vb dir. İzleniyormuş hissi çocukların fobik duygular taşımasına neden olmaktadır.

Yakında Samuel Ali’ye de şu gösterme işini öğretmeye kalkar; en iyisi mi biz önceden hazırlıklı olalım da yeni bir Aziz Petronuis vakası yaşamayalım 🙂

 

 

 

Büyümek, Değişim kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 3 yorum

Evdeki Yeni Düzen Ali’ye Uymazsa

 

“Bunun içinde ne var?”.. “Peki bunun kapağı niye böyle?”.. “Benim koltuklarımı neden götürüyor bu adamlar?” .. “Bu benim koltuğum, sen kalk ordan!”

Geçen hafta ısmarladığımız yeni salon, yemek takımı vs sonunda gelince (tabi şöyle dolu dolu bir 8 haftayı aldı gelmesi) benim sevinçten ağzım kulaklarıma varmışken, Ali’nin “bir değişik” olması ilginç bir konu oldu evimizde. “Çocuk bu yahu, niye etkilensin eve yeni gelen koltuktan? Alt tarafı üstüne oturup aynı TV programlarını izleyecek.” Hııı, tabiii, aynen öyledir, sen öyle san Şapşirik 🙂

Çocukların aidiyet ve sadakat duyguları bir evde bir de okulda belli olurmuş. Siz istediğiniz kadar onların en havalı anti-alerjik minik halıyla odayı “konseptleyin”, tavana falanca markadan şıkırıklı kelebek motifli lambayı asın, çocuklar yine artık yüzbininci kere üstünde tepinmekten hoşlandıkları ağzı burnu bir tarafa gitmiş püsürük halı parçası için kanlı gözyaşları dökerler; babalar da“Allah Allah..” ile başlayan cümleler ile alın kırışıklıklarına bir yenisini eklerler. Ve tabi onca zahmetle okula alıştırdığınız çocuğunuzun biricik öğretmeni doğum iznine ayrılmak için o haftayı seçerse, Ali gibi sizin de kuzucuğunuz “Niye herkes beni bırakıp gidiyor, eşyalarım bile?” der..

“Hayat, yavrum, acımasız, bir gün fırtına bir gün gökkuşağı çıkar..” gibisinden cümleler ile açıklama yapmayı düşünüyorsanız, bir deneyin, tutarsa bana da yöntemi öğretin lütfen!

Her konuda olduğu gibi planlı olmanızı öneririm: malum bisiklet vakasından sonra, pek bir güzel öğrendik ki, her şey mümkünse bir gece önceden kurulacak, kaldırılacak ve yerleştirilecek. Peki, sizce eskiciler veya yardım vakıfları akşam çalışır mı? 🙂 Çalışmaz.. Planlı olmak işe yaramadı yani. “Ama az önce planlı olun” demedim mi? Dedim elbette; zihnen planlı olun. Strese, tersliklere, yanlışlıklara karşı.. Önümüzdeki seçenekler şöyleydi:

1-    Geceden gidecek eşyaları garaja tıkmak, Ali’nin salonu sabah bomboş görmesine razı olma

2-    Ali’nın okulda olduğu bir güne denk getirmek, şipşak herşeyi ucu ucuna bitirmek

3-    Doğal olmak..

Doğal olduk biz de, o tam olarak ne demekse tabi.. Ali çok da şok olmasın diye önceden söyledik ama ne gününü ne de saatini ayarladık; zaten burada çoğu zaman hizmet verenelere teslimsiniz. Yardım vakfından adamların eskileri alıp gitmesi ile yeni mobilyaların gelmesi peşi sıra olurken evde müzik bir yandan çalıyor, Ali dalgıç kıyafetiyle yerde sürünüyor, bir tek havlayan bir köpeğimiz eksik!

Oldu da bitti Maşallah, nazar da değmez İnşallah!!

“Gel geeelll, koltuklara paletlerinle geellll! Az önce yediğin fındık fıstıktan arta kalan yağlı ellerinle yeni kahve masasının üstüne geeeelll! Ne olursan ol geeeelll, yalnızca geellll.”

Efendim yeni eşyanız geldiyse, bırakın çocuğunuz bir ellesin, dokunsun, hevesini alsın, kurcalasın, kızsın, terslesin, sevinsin, dengesini kaybetsin; nasıl olsa bir 7 yıl sonra daha yenisinine ihtiyaç duyacaksınız.

“Dur, oturma, yapma, elleme, buraya gel, o yeni çocuğum, hmmmmmm kızarım bak!” Böyle derseniz, çocuğunuzun o eşyayı tekrar ısrarla ellemek isteyeceğinden %500 emin olun. Ama daha o atılmadan, siz teşvik eder veya yaptığında, sınırlar içerisinde, onaylarsanız hevesini alıp vazgeçecektir. Çok da bir önemi kalmayacak, ertesi gün bıkacak zaten..

Ama bazı şeyler ne kadar özenseniz, doğal olsanız veya eğitilir deseniz de değişmeyecek. Mesela benim her gün, özenle bir antika kitabımı ceviz sehpahama itinayla yerleştirmem ve Ali’nin yine aynı kararlılıkla oradan alıp o kitabın kendisine ait olduğunu söylemesi.. En azından, okur yazar olacak bu çocuk diyorum  🙂

 

 

 

Değişim kategorisine gönderildi | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Tavşan Görenkulak İçin Masallar ve Renkler Panayırı


 Size güzel bir projeden bahsetmek istiyorum. Özellikle 2-6 yaş arası görme engelli çocuklar için yapılması düşünülen okullar için fon oluşturmak adına, Eşit Fırsat Derneği ve Bursa Nilüfer Belediyesi tarafından başlatılan bir sosyal sorumluluk projesi okul aile birliğinin bir fikri olarak başlamış. Özel bir anaokulunun velileri olarak, kazancı görme engelli çocukları için bir anasınıfı açmak için kullanılacak “Tavşan Görenkulak İçin Masallar” sesli masal CD’si hazırlamaya karar vermişler. Başarıyla sonuçlanan bu ilk aşamada hazırladıkları CD ile ilk amaçları olan görme engelliler anasınıfını kurmuşlar. Osmangazi İlköğretim Okulunun artık güzel bir görme engelliler ana sınıfı olmuş.

Ayrıca buna destek olarak televizyondan ve sanat dünyasından tanınan birçok ünlü sanatçı ile “Renkler Panayırı” isimli ikinci bir CD oluşturulmuş. Proje detaylarını okumanızı tavsiye ederim, çok güzel ve samimi bir dille anlatılmış. Ayrıca YouTube üzerinden ilk “Tavşan Görenkulak İçin Masallar” şeklinde arama yapıldığında masalları dinlemek mümkün.

http://esitfirsatdernegi.org/proje1.htm

https://www.facebook.com/TavsanGorenkulak

http://www.youtube.com/watch?v=-wEKgWu3LHM

Projedeki temel amaçlardan bir tanesi sadece görme engelli masal karakterlerine yoğunlaşmak değil, farklı olan birçok özelliği bir arada değerlendirmek. Bu sebepten, masal karaterlerinin her birinin özel bir durumu bulunuyor. Web sayfalarında buna dair hoş bir açıklamaları var:

“Kaplumbağa Tekertos, Panda Çong Renk Lee ve Aslan Safran da renkleri arayan bu sevimli tavşancığın yanında. İsimlerinden de anlaşılabileceği gibi, kahramanlarımız bazı farklılıkları temsil ediyor. Herhangi bir fiziksel ya da zihinsel engele sahip olmayan çocuklarımızda engelli arkadaşları ile birlikte yaşama kültürünü oluşturmak hassas bir konu. Biz de bu hikayemizde çocuklarımızı acıma duygularına sürüklemek yerine; onlara engelli arkadaşlarının hissettiklerini hissetme, empati kurma imkanı yaratmak istedik. Ve bir defa da olsa esas süper güçlerin, engelleri yenme yeteneği olduğunu görme fırsatları olmasını arzu ettik. Bu amaç çerçevesinde Sosyolog ve Yazar Gökhan Tok bizim için harika bir macera yazdı.”

İlk CD’deki masalların birçoğunu dinledim, seslendirilmeler oldukça başarılı. Ama her şeyden önemlisi çocuklarımıza gösterip anlatabileceğimiz, farklılıkları anlayıp kabul edebileceğimiz bir nosyon oluşturmak. Farklı olmak, sadece görme veya bedensel engelli demek değildir aslında. Din, dil, ırk ve kültür de farklılıklar arasındadır. Oğlumuz Ali, İngiltere doğumlu, İngiliz vatandaşı ama özünde Türk, anadili Türkçe. Anaokulunda İngilizce “Ben hem Türkçe hem de İngilizce konuşuyorum” diyormuş. Bir ülkede, bir toplumda azınlık olmak büyük bir farklılık; mangal gibi yürek gerekiyor, dayanıklı ve sabırlı olmak lazım; Türkiye’deki azınlıklar için de aynı şey sözkonusu.

Tavşan Görenkulak İçin Masallar ve Renkler Panayırı emek verilmiş, gönülden yapılmış ve çok uğraşılmış bir proje. Farklı olmanın önemini çocuklarımıza benimsetmek bizim elimizde. Bu projeye herkesin destek vereceğine ve etrafımızda bir farkındalık yaratacağımıza inanıyorum.

 

Tavsiye Ettiklerim, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 yorum

Üç Kedi Bir Dilek ve Yavru Ahtapot Olmak Çok Zor

” Damda üç kedi: Piti, Pati ve Pus, sırtüstü uzanmış gökyüzünü seyrediyorlar… Peki  ne bekliyorlar? Belki de bir dilekleri var yıldızlardan… Sara Şahinkanat’ın yazdığı  Üç Kedi Bir Dilek’e hayranlık uyandıran resimleriyle varlık kazandıran Ayşe İnan Alican eşlik ediyor.”

Bu kitap bize bu sene hediye edildiğinde açıkçası çok heyecanlandım, kapak çizimlerinden ve kağıt kalitesinden  oldukça etkilendim. İlk izlenimlerim şu şekilde oldu: uzun zamandır Türkçe hikaye yayınlarında bu kadar zevkli çizimlere rastlamamıştım; arka kapak yazısı bunlatıcı değil ve ilgi çekici; fiyatının hakkını veriyor galiba ve tüm bunlar daha iç sayfalara geçmedendi.

Kitap kısaca bir gece damdaki 3 kediden birinin daha meraklı oluşu, bir dilek dilemesi ve diğer 2 kedinin onun hayalini gerçekleştirmek için çabalarını anlatıyor. İlk sayfa anlatım açısından sade başlıyor, ama devamındaki sayfaları okumaya başladığımda biraz hayal kırıklığına uğradım. Hikaye, çizimlerin yanında zayıf ve heyecansız kalmış. Konu iyi seçilmiş, kurguya önem verilmiş ancak anlatım bana göre na-tamam. Yazar, Yabancı yayınlarda çok sık kullanılan şiirsel, kafiyeli yazım tekniğini uygulamak istemiş. Sanırım bundan kaynaklı bir olmamışlık, zoraki cümleler oluşturma çabası gördüm. Yabancı yayınlardaki bu tekniği çok seven biri olarak, kendi dilimdeki bu çabayı görmeyi takdir ettim, ancak oldukça zor bir yöntem bu. Kelimeler kafiyeli olsun diye çoğu zaman cümleler devrik bir hal alabiliyor. Bu sebeple bahsettiğim bir yapaylık ortaya çıkabiliyor.

Yazarın bu ilk kitabı değil, “Yavru Ahtapot Olmak Çok Zor” ile 2008 senesinde piyasaya çıktı. O zaman da şiirsel anlatım diliyle yazılmış olan hikaye, bir anda geniş kitlelerde ilgi uyandırdı. Hatta, İstanbul’daki birçok anaokulu öğretmeni arkadaşım tarafından “harika, çocuklara okumayı en sevdiğim kitap” diye bahsedilmişti. Şahinkanat’ın bu kitabında hikaye inanılmaz içten, eğitici ve etkiliyeci: okula giderken giyinmekten, dolayısıyla kendinden ve kimliğinden mutsuz olan küçük ahtapot Nino birgün kendisinin aslında ne kadar özel biri olduğunu keşfediyor.Pedagojik açıdan önemli konulara değinen hikayede, birçok duyguyu beraber hissetmek mümkün.

Eleştirebileceğim birkaç noktası ise şöyle: görsel çizimler bana çok çekici gelmedi diyebilirim, sayfaları çevirdikçe ısınamadım bir türlü karakterlere. Bu elbette kişisel bir yaklaşım; ancak çocukların farklı çizimleri görerek “farklı olmayı” benimsemeleri önemli bir eğitimdir. Bir de Nino’nun halinden mutsuz oluşunu “Tanrı”ya yakarışı bölümünde durdum ve düşündüm. Dini açıdan değerlendirmekten ziyade, kültürel ve dil açısından kaç kişinin “Tanrı” kelimesini ne sıklıkta kullandığını sorguladım. Burada yazarın, kişisel bir tercih yaptığı kanısındayım; belki bazı aileler için önem taşıyacak bir detay değil, belki çocuklar dinlerken farketmeyecek ama 5-6 yaşındaki bir çocuk “Tanrı ne demek?” sorusunu sorabilir. Bu durumda çocuklar öğretmenlerinin veya anne-babalarının açıklamaları doğrultusunda kafalarındaki soruyu tatmin edecek bir cevap mutlaka alacaktır.

 

Tavsiye Ettiklerim kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Weaning: Katı Mamaya Geçiş-3

 

Sağlıklı ve düzenli yeme davranışının gelişimi, bebeklikten çocukluğa geçiş süresi olan Toddler evresinde, ebeveynleri ve çocukları en çok uğraştıran konulardan bir tanesi. Bu alanda aslında mercek altında olan kişiler, biz anne-babalarız. Süpermarkete gidip alışveriş yapan, dolaplarımıza ne tür gıdaları koyacağımıza karar veren ve sofra adabını öğretenler yine biziz. Sonuç olarak, çocuklarımızın ağzına hangi gıdayı koyacağımızdan ve nasıl yemek yenileceğini öğretmekten biz sorumluyuz. Bu bağlamda da, sonuçlarına katlanmakta hazırlıklı olmalıyız.

Ben ne bir aşçıyım ne de beslenme uzmanı. Organik veya çiftlik ürünleri üzerine ne ihtisas yaptım ne de internette hangi vitamin grubunu dibine kadar inceledim. Daha önceki yazımda da belirttiğim gibi genel bilgilerim çerçevesinde elimden gelebildiği kadar sağlıklı gıda açısından kendi kulvarımda belki iyi sayılabilir bir başlangıç yaptım. Sosyal medya ve internet ortamlarında birçok annenin yemekleri yedirmek için sayısız yaratıcı çabalarını gördüm ve hep takdir ettim. Gıda ürünlerinden çizgi film karakterleri yaratanlar, tabağa fotoğraf karesi gibi görsel senaryo hazırlayanlar ve bu şekilde yemeği çocuklarına sevdirenleri izledim. Her seferinde o anneleri tanımadan uzaktan alkışladım, yazılarını keyifle ve merakla okudum. Ayrıca görsel değil ama sözel ve davranışsal çabalarla çocuklarını eğiten anne-babaların örneklerine baktım, kendime örnek aldım. Dünya üzerindeki değişik kültürlerin hem akademik hem de genel bilgi verici yayınlarını büyük bir iştahla okudum ve okumaya devam ediyorum. Tüm incelemerimde ortaya çıkan tek geçerli yöntem: denemek, yılmamak ve istikrarlı olmak. Buna yaratıcılık, dayanıklılık, iletişim, düzen, motivasyon, güven, sağduyu ve sevgi eşlik ediyor.

Yeme Davranışının Gelişim Evreleri & Beslenme Gereçleri

Mama Sandalyesinde

Bebekler altı aylık olana kadar katı gıdalara ihtiyaç duymazlar. Bu döneme kadar emebilirler, ancak aktif olarak yutmazlar. 4-5 aylık olduklarında bütün gece uyuyabilmeleri veya gün içinde bir öğünden diğerine dayanabilmeleri için katı gıdalara ihtiyaç duymaya başlarlar. Bebeğiniz 6.-7. aydan itibaren mama sandalyesinde oturarak sizin yedirmenizle yemek ihtiyacını gidermeye başlar. 9.-10. aylarda kendi başına belli başlı gıdaları eliyle yeme ilgisini gösterir ve baş parmak & işaret parmaklarını kullanarak küçük nesneleri yakalayabilir hale gelir. Bu evrede bebekler kendi kendilerini besleyebiliyor olmaktan çok gurur duyarlar. Siz de bu arada bebeğinize ezilmiş yemeklerini yedirebilirsiniz.

Devamında gelişim hızına bağlı olarak, 16 aylıktan itibaren bebekler plastik bebek çatal ve kaşıkları ile katı meyve ve sebzeleri ağzına götürme eylemi gerçekleştirirler. 2,5 yaşına kadar aslında, yemek yeme eylemi hem çocuğunuzun kendi çabaları hem de sizin desteğinizle devam eder.  3 yaşına yaklaşmakta olan bir çocuk ise her öğününü artık kendi bitirebilir ve sadece istisnai durumlarda (hastalık, duygusal tepkiler, fiziksel yetersizlik vb.) sizin desteğinize gerek duyar.

Kaşık & Çatal Kullanımı

Çocuğunuzun masada yerini belirledikten sonra önünde kendisine uygun olan beslenme gereçleri hazır olmalıdır. Yeme alışkanlığına her zaman kaşıkla başlamak bebeklerin el kaslarının gelişimi açısından daha kolaydır ve iyice başarılı olunduktan sonra çatalla yemeye geçilmelidir. Başta plastik kaşık & çatal ile başlayıp daha sonra metal olanları verebilirsiniz. Bıçak kullanımı ise, ancak 3 yaşına yaklaşırken yine çocuklar için uygun olan seçilerek ve mutlaka yetişkin gözetiminizde olmalıdır.

Önlük & Tabak Seçimi

Bebeklerimizi beslerken önleri kirlenmesin diye takılan önlüklerin birçok çeşidi piyasada bulunmakta. Sade veya desenli, çok farketmiyor, hepsi birbirinden güzel ama bez olanların üzerindeki kirlerin çıkması ve temizlenmesi bazen zor olabiliyor. Tükürük önlükleri yemek önlüklerinden farklı, yemek önlüklerinin alt kısmında düşen parçaları tutmak amacıyla bir kese/bölme bulunur. Dışarıda çoğunlukla vakit geçiriyorsanız, size tavsiyem tek kullanımlık olan kağıt önlüklerden almanız; inanılmaz hayat kurtarıyor. E-bebek’te satıldığını biliyorum, denemekte fayda var. Tabak seçimine gelince, öncelikle plastik olması önemli. Bazı tabakların 3-4 bölümden oluşuyor. Hem gıdaları kategorize etmek açısından hem de lezzetlerin birbirine karışmasını engellemek için uygun. 

Biberon, Alıştırıcı Bardak & Yetişkin Bardağı

1 ile 3 yaş arasındaki evrede, bazı değişikliklerin yapılmasında fayda vardır. Örneğin biberondan saplı veya pipetli alıştırıcı bardağa ve sonrasında yetişkin bardağına geçmek gibi. Buradaki geçiş emme eylemini bırakıp yutmaya başlamaktır. Bazı aileler çocuklarının biberonu çok sevdiklerinden veya aman üstüne döker, etraf batar kaygısıyla bu iki aşamalı geçişi daha yavaştan almaktadır. Ama artık 2,5 yaşına gelmiş bir çocuğun diş gelişiminin sağlıklı olmasını istiyorsak seçimimizi birkez daha düşünmeliyiz. Bir başka sıkıntı da, eğer çocuklarımızı büyümelerine rağmen hala bebek olarak görürsek, o zaman onlar da duygusal olarak bebek olarak kalmak isterler.

Booster Seat/ Yükseltici Koltukta

Çocuğunuz ne zamanki mama sandalyesine kolayca tırmanıp oturmaya başladı, o zaman yükseltici koltuklara geçmenin zamanı gelmiştir. Bu çok önemli bir geçiş süreci, zira artık çocuğunuz sizinle beraber ana yemek masasının ve akşam yemeği düzeninizin bir parçası olacak. Bu da şunu getiriyor: sizinle beraber masaya ne konulduysa onu yemesi gerektiğini öğrenecek ve kabul edecek, aynı zamanda artık kendi başına yemek yemesinin gerekliliğini kavrayacaktır. Bazı uzmanlar, çocukların 2 yaşına girdiklerinde Boster Seat’e geçmelerini önermektedir ve mutlaka bel kemerinin bağlı tutulması gerekir. Şahsi deneyimlerimde gördüm ki, kemersiz çocuklar kolayca sıkılıp masadan kalkmaya çalışıyorlar ve bu da ebeveyn-çocuk arasında gerginliğe/ münakaşaya yol açıyor.

 

Yemek Alışkanlığı kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Aldım Verdim Ben Seni Yendim


 

 

 

 

 

“Ece!… Eecee!.. Eeeeeecccccceeeeeee! Çocuğum baksana yüzüme! Saçma sapan değil, doğru düzgün oynasa arkadaşınla.” … “Oynuyorum Annecim ama İpek paylaşmıyor hiç.” … ” Ne biçim çocuksun sen ya? Sen paylaş o zaman, öğrensin azıcık o da; cici çocuk hem.” … “Aay aayy dur Ece! Napıyorsun evladım yavrum çocuğum? Sıkma İpek’in çenesini! Yürü gidiyoruz o zaman.”

Bu hikayedeki 5 doğruyu lütfen bulunuz. 5 çok mu? 3 olsun o zaman.. O da mı çok? Hiç mi yok? Var canım.. Annenin Ece’ye “Sen paylaş kızım, cici çocuk o” demesi tabii ki de.. Hatalı cümleler peki, onlar neler o zaman?

1- Annenin Ece’ye her seferinde artan bir tonda uzaktan bağırarak direktif vermesi. Uzaktan kumanda yöntemiyle birşeyleri yaptırabileceğini düşünmesi.

2- Seçtiği olumsuz hitap kelimeleri ile nasıl iletişim kuracağına örnek olması: “Saçma sapan.. Ne biçim çocuksun sen?”

3- Oyunun sonunda Ece’ye nasıl doğru davranmasını göstermek yerine, hem suçlu hem güçlü misali kolundan tutarak götürmesi. Bunu Ece’ye bir ceza olarak uyguladığını düşünse de, olaydan uzaklaşarak aslında kaçmayı ve doğrusunu öğrenmemeyi göstermiş oluyor.

Çocukların sosyal gelişimleri, diğer bütün alanlar kadar önemli, hatta şahsen daha da kritik. Birey olarak kendisini var etmesinden, toplu halde uyuma kadar birçok alanda sosyal gelişim aileler tarafından yemek, uyku ve özbakım becerileri kadar ciddiye alınmalı. Paylaşım, hoşgörü, eşitlik, uyum, iletişim ve ifade biçimleri, problemlerle başa çıkabilme ve daha birçok konubaşlığını içeren sosyal gelişim alanlarının en temel adımları anne-babanın aile içinde bebeklikten itibaren çocuklarına ve eş olarak birbirlerine nasıl davrandıklarından biçimleniyor.

“Bu benim! Hayır benim!” … “Ben daha güçlüyüm!” … “Ver şunu, ver dedim!”… Buna benzer birçok sözlü ve sözsüz diyolog oyun esnasında ortaya çıkar. Her çocuk önce kendi ihtiyaçlarını ve isteklerini düşünür. Bu yüzden kendi odaklı, yani Ben Merkezci’dir. 1 yaşını doldurmuş bir çocuğun içtenlikle paylaşmasını beklemek yerine, ona kendi oyunlarımız içinde sözel yönergelerle önce biz bir adım atmalıyız. Ama ders verir şekilde konuşmalar yerine daha ılımlı ve uzlaşmacı bir dil izlemek hem yetişkinin sükunetini sağlamasını hem de çocuğun kolay ve anlaşılabilir yönergeler duymasını sağlar.

2 yaşına yaklaşırken paylaşmak, sıra vermek ve sakin oyun oynamak kavramlarında biraz daha kurallı davranabiliriz. Yine anne-babanın vereceği ortak karar ile, çocuğun sosyal bir ortamda kendisinden beklenen “uygun” davranışı göstermemesi halinde, önceden belirlenen “Doğruyu Gösterme” uygulaması yapılabilir. “Ceza vermek, disipline etmek, yola sokmak” kelimelerini şahsen ben pek kullanmayı sevmiyorum ancak ailenin yaklaşımı bu şekilde ise, dediğim gibi, ortak bir kural tespit edilmelidir. “Doğruyu Gösterme” yönteminde, kazanılmasını istediğiniz davranışı mutlaka mutlaka çocuğunuzun yanına giderek ve ona bizzat göstererek öğretmelisiniz. Fiziksel sürtüşmenin arttığı bir oyun ortamında çocuğunuz fiziksel olan taraf ise, “Hayır, bu yanlış” demek yerine, “Biz bu şekilde oynamıyoruz.” cümlesi hem uyarı içerir hem de çocuğunuzu rencide etmez. Hangi davranışı ne kadar tolere edeceğimiz kişisel bir tercih olmakla birlikte karşı tarafın anne-babasını da düşünmeliyiz.

“Biz konuşarak birşeyleri anlatıyoruz kızımıza. Ceza vermek taraftarı değiliz.” Elbette anlatacağız ve göstereceğiz önce, ama davranışın tekrar etmesi halinde ufak bir “Time Out” vererek hem ortamı hem de çocuğumuzu sakinleştireceğiz. Yani, ” Biz bu şekilde oynamıyoruz.” cümlesinden sonra, eğer fiziksel tepki devam ediyorsa şu söylenebilir: “Biz bu şekilde oynamıyoruz demiştim ama görüyorum ki sen yine bu şekilde oynamaya devam ediyorsun. O zaman biraz yan tarafta oturup bekleyeceksin ve daha sakin olunca yine oyuna katılacaksın.” Ve çocuğumuzu oyun çemberinin hemen yanına, ya kendi başına ama yanında durarak ya da direnç gösterebileceğini düşünüyorsak kollarımızın arasında/kucağımızda tutarak beraber hiç konuşmadan 2-3 dakika kadar bekletiyoruz. Süre bitiminde “Evet şimdi oyuna geri dönebilirsin ve güzelce oynayacağını biliyorum.” denilip hemen oyuna girdiğinin birkaç dakikasında onu cesaretlendirici ve motive edici ödül cümleleri veriyoruz.

Gün sonunda çocuğumuzun herhangi bir sosyal ortamdan ayrılırken sakin, huzurlu ve güvenli bir şekilde ayrılmasını istiyorsak bize düşen görev sakin ve olumlu olmamızdan geçer. Peki ya karşı taraftaki ebeveynin tutumu? Ona karşı ne yapmalıyız? Tehlike gelebileceğini gördüğümüz noktalarda çocuğumuzun yakınında bulunabilir, yeri geldiğinide onu ortamdan uzaklaştırabiliriz. En ağır durumlarda ise, saygı çerçevesinde karşı tarafı bilinçlendirmekten çekinmeyin.

 

İletişim, Sosyal Gelişim kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , ile etiketlendi | 4 yorum

Konuşmanın ve İletişimin Kattıkları

 

 

 

 

 

 

Çocuklarımızla konuştuğumuz zaman, onlara öncelikli olarak konuşmayı, dinlemeyi ve başkaları ile iletişim kurmayı öğretiriz. Bebekler için, herhangi bir ses bir iletişim yöntemidir. Onlara elimizden geldiği kadar değişik sesler dinletmeli, sohbetimize dahil etmeli ve şarkı söylemeliyiz. Anneler için hamilelikten itibaren, babalar için doğumdan sonra başlayan tensel iletişime ilave olarak sözel iletişim, aslında çocuğumuzun ileriki hayatını büyük ölçüde etkileyecek bir adımdır. Babaların özellikle sözel iletişime özen göstermeleri, çocukları için hem annenin hem de babanın ilgi ve sevgisini eşit hissedeceği mesajını verir.

Günlük hayatımızda bebeğimizle konuşurken objeleri gerçek anlamları ile adlandırmalı ve konuşma içerisinde değişik sıfat ve zamirlerle kullanmalıyız. Örneğin, “Bak Hav Hav geliyor” demek yerine, “Bak minik bir köpek geliyor ve hav hav diye ses çıkartıyor.” demek daha doğrudur. Bu şekilde nesnelere ne isim verildiğini doğru öğrenmiş olurlar.

Sürekli tekrarlanan komutlar ve sesler ile bebeklerin beyninde, o seslere dair yeni dosyalar açılır. Ne zaman ki, bir ses duyar bebek, beyin otomatik olarak dosyalarına başvurur ve duyduğu sesi hafızadaki ile eşleştirir.

Bebekler büyüdükçe, kendileri nesneleri isimlendirmeye başlar. Ev veya okul ortamında çift lisan duyan ve/veya konuşan çocuklar için durum biraz daha farklı bir süreçtir. 18 aylıktan itibaren çocuklar nesneleri gösterir ve isimlerini söyleyebilirler: “kamyon”. Şöyle yanıtlayabilirsiniz: “Evet, bu bir kırmızı kamyon” veya “Evet, bu büyük bir kamyon”. Böylece, çocuğunuzun hem söylediğini onayladınız, hem yeni bir kelime öğrettiniz, hem de basit bir cümle yapısı kurdunuz. Çift dille büyümek gibi, çocukların gelişim özelliklerine ve ailede başka çocukların olup olmamasına göre, konuşma beceresi daha erken veya geç başlayabilir.

 

Günlük İpuçları kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın